6 Oca 2015

merhaba yeni yıl, merhaba blogum


o kadar uzun zamandır yazmıyorum ki yazmayı unutmuşum bence. ama bir yerden başlamalı.

ben artık istanbul’dayım. yani yazdan beri. ve bundan sonrasında da. 
şimdi önümde mucizeler yaratmam gereken bir kpss dönemi var. çünkü özel okullarda ömrümü çürütmek  istemiyorum, artık zamanım bana kalsın istiyorum. çok şey istemiyorum bence. istanbul’a atanmayı kafaya koymamsa bir nevi delilik. he imkansız da değil ama bilmiyorum işte. hadi hayırlısı diyeyim.

istanbul yazdan beri çok güzeldi. ama döndüm diye “yhaa bok var istanbul’da da döndün, benim hayalim küçük bi yerde yaşamak, istanbul bitti yhaa” diyenler oldu. kendilerine eyyorladığım gibi bir de burdan belirteyim, hayalin iyi hoş sevgili arkadaşım da ben gittim o senin dediğin küçük yere, hatta okudum, çalıştım, yaşadım da.. ve o kadar kolay geçmiyor zaman oradayken.  he, senin hayalin çekip gitmekse,  git vallahi git. belki aradığın mutluluk oradadır. ama yaşamadığın şey üzerinden ve benim yaşadığım şeye rağmen akıl vermek en hafif tabiriyle küstahlık. git başka yerde yap küstahlığını, ben sevmiyorum.


sanırım  bir marquez kitabında geçiyordu "insanın yaşadığı yere memleketim demesi için toprağında ölüsü olması gerekirmiş" 
çok şükür o uzak memlekette canımdan kimseleri vermedim toprağa ama mesele memleket hasretiyse  bu cümle çok etkiliyor beni. canımdan üç parça var istanbul’da, ikisi toprağın biri denizin dibinde olan. nereye gideyim ki ben, memleketimmiş burası benim, nereye gideyim..

bir de bir şey var ki daha kendimden başka böyle düşünene rastlamadığım için sesli söylemeye korkuyorum. evet istanbul çok değişmiş ve rezaletin, saçmalığın diz boyunu aştığı çok şey de var (bkz:koca şehrin şantiyeye dönüşmüş olması) ama ben istanbul’u o değişimiyle seviyorum. elbette o tarihi binalara içim gidiyor, anılarıma sahne olmuş yerlerin yok olduğunu görmek canıma okuyor ama bunların dışındaki olumlu ya da olumsuz her değişime her an gebe olduğu için seviyorum ben buraları. şaşırmayı seviyorum belki de bilmiyorum.


geçen kış yaşadığım ülkede, bir iş çıkışı kırtasiye alışverişinde görmüştüm bu defteri. içim bi tuhaf olmuştu, üzerimde çok para olmamasına ve evde onlarca boş defter olmasına rağmen dayanamayıp almıştım. uzun süre bir şey yazamadım da. artık yazıyorum. kendi güzelliğinden çok bana neleri özlediğimi hatırlatması açısından hep gözümün önünde olmalı gibi geliyor. sıkılımaya meyilli bir insanım çünkü ben. ama insanın 30 yaşından sonra sıkılmaktan vazgeçmesi gerekiyor. elbette herşeyden değil, ama sıkılmanın da bir adabı olmalı sanırım. ben sıkılınca ,  yeni mesleklere atılmak, evlenmek,  ülke değiştirmek gibi atraksiyonlara giriyorum. bu zamana kadarkiler ders olsun bana, öyle her sıkıldığımda aklıma geleni yapmayayım diye bu defter önemli.


tüm bunlar olurken annemin evinde kalıyorum.  interneti olmayan anne evinde telefonu modem haline getirip pcden bağlanmak da varmış.  neyse en azından o var.
bu arada ben kesin dönüş yaptım yapmasına da eşyalarım daha yapamadı tabi. sanırım bütün kıyafet ve kitaplarıma kavuşmam gitgellerle 1 seneyi bulur, belki daha da fazla. ama yerim yurdum hiç belli değilken acelesi de yok. 150 metrekare eve sığamayıp şimdi bir dolap bir yatak bir de komodine sığmak da çok acayipmiş..


bu arada tespit ve teşbihleriyle meşhur annemin de dediği gibi “ergen gibi arkadaş manyağı” bir insan olarak bu yaz ve sonrası çok güzeldi. keşke özlediğim herkes istanbul’da olaydı da mutluluktan öleydim ama görebildiklerimle zaman çok güzel geçti. hem yakındakiler hem uzaktakiler, iyi ki varsınız. ama öylesine değil gerçekten iyi ki varsınız. yok aga! insana arkadaş lazım.

elbette sadece arkadaş hasretiyle dönmedim buralara ama öyle zamanlar yaşadım ki uzaklarda, bazen yanımda en yakın arkadaşım varken bile ben, ben değildim. bunu tarif etmem pek mümkün değil. bu o uzak memleketin havası, suyu, fiziği, metafiziği, sosyal şartları.. hepsinin doğal sonucu işte. orası da öyle olsunmuş ne yapayım.. dönerken tek bildiğim o hayatı değil başka bir hayatı istediğimdi. aslında ne istediğimi de çok biliyordum diyemem ama ne istemediğimi biliyordum.. ve sadece başka bir hayat için alıştığın konfordan vazgeçmek gerçekten çok zor. maddi konfordan bahsetmiyorum sadece. sakin, sıcak, trafiksiz, otobüssüz, dolmuşsuz bir şehir, yorucu da olsa mesleğimi yapmamı sağlayan bir iş, yanlarında hiçbir zaman tam anlamıyla “ben” olamasam da yine de iyi insanlardan oluşan bir arkadaş çevresi, daha güzeline bir daha sahip olacağımdan emin olamadığım bir ev, yıllardır alıştığım yatağım, mutfağım, çiçeklerim, cücelerim ve elbette çikom.. o kadar konforlu bir hayatım vardı ki son yıllarda. bırakmak gerçekten çok zordu. bir anda olmadı ama bir an geldi ki o hayat kolajına yapıştırdığım vesikalığım da yerinde duramadı işte..

umarım hayat bana, kendimi içinde “hep bir şeyler eksik sanki” diye hissetmeyeceğim bir resim çizer bundan sonrasında. çünkü hep sandığımın aksine, meğer o resmi insan kendi çizmiyormuş. en azından tamamını çizemiyormuş işte. bazen öyle olmuyormuş.. 

çok şey bilen ve bunların arkasında sıkı sıkı durduğunu iddia edebilen biri değilim ben. tek bildiğim mutlu olmak istediğim. 

ve bir de melankolik hallerde yazdığıma bakmayın,  uzun süreden sonra yazınca böyle bir haller geldi sanırım bana. aslında epey iyiyim son günlerde.. 


çünkü bu hayatta her şey biter ama goygoy bitmez, bitmemeli.. 
(bakın büyük harflerle yazdım o kadar inanıyorum ki buna)

öptüm bol miktar ≧◠‿◠≦✌


            

  bu da yazının şarkısı olsun. 


"the child is grown, the dream is gone. 
i have become comfortably numb"


3 yorum:

süveyda dedi ki...

Çok sevindim İstanbul'a yerleşmene! Hoşgeldin.

SonikPanik dedi ki...

ne güzel karşıladın beni, hoşbuldum :)

SonikPanik dedi ki...

ne güzel karşıladın beni, hoşbuldum :)

Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...