11 Mar 2014

ne yapayım ben şimdi.. ne yazayım..

beddua mı edeyim, kaçıp gidip annesine mi sarılayım. açıp sabaha kadar halk tv falan mı izleyeyim. bin defa baktığım fotoğraflarına mı bakayım.. 



sabah işe gidince aldım haberi, sandalyeyi çekmiştim tam oturmak için, oturamadım. nasıl oturayım? ne yapayım ben şimdi? isyan etsem faydası var mı, sussam gönlüm razı değil..




her gün bir ritüelimiz var çocuklarla. her sabah sınıfa girerim, beni ayakta beklerler ve bu kuraldan nefret etsem de baskı var üstümde aksini yapamam. ama bu saçma kuralla da dalga geçmeyi öğrendik birlikte. her sabah onlara başka şekilde günaydın diyorum ben. mesela hava güzelse "günaydın günümün ışıkları"  yağmurluysa "günaydın yağmur damlalarım" önceki günden beni üzdülerse "günaydın tembel tenekelerim" gibi. ama en güzeli onların buna yaptığı katkı.. eğer ben onlara "günaydın gün ışıklarım" diyorsam bana "günaydın gün ışığı öğretmenim" diyorlar ve "günaydın tembel tenekelerim" ise cevapları hep bir ağızdan: "günaydın tembel teneke öğretmenim" 

sanırım yapmaya çalıştığım şey en kısa tanımıyla varolan hiyerarşiyi kaldırmaya çalışmak, ya da aramıza örülmeye çalışılan duvarları.. dikey bir ilişkiye verdiğim tepki.. beni daha çok sevsinler diye de yapmıyorum bunları, onlar zaten her şeyi sevmeye hazır.. öyle bir hazırlar ki buna.. 




bu sabah yine girdim sınıfa. ne desem bilemedim, haberi alalı ya on dakika olmuş ya on beş.. günaydın çıkmadı ağzımdan, çıkamadı. bugün gün aydın değildi. "bugün çok mutsuzum." dedim. "neden?" dediler. "size söyleyemem, kötü bir haber aldım." dedim. susarak baktık karşılıklı uzun uzun. ısrar ettiler, sebebini sordular. "söyleyemem, küçüksünüz daha." dedim. nasıl söyleyeyim? bir çocuk vardı, ekmek almaya giderken polis ateş etti ona, sonra hastanede yattı aylarca ve bu sabah öldü. mü diyecektim? ne diyecektim? 




hep sarılırım ben onlara. asla "hadi, şimdi zamanı değil!" demem. bazen dersin ortasında kalkar gelir sarılır yerlerine otururlar. bu anormal durum, o dört duvar sınıfımın içinde öyle bir normalleşti ki zamanla. ben tahtada otuz beşten yirmi beşi çıkarırken öylesine kalkıp sarılan, kafasını göbeğime göğsüme dayayıp sonra sessizce yerine geri oturanlar var içlerinde. bu çok acayip geliyor bana, tek istediği üç, bilemedin beş saniyelik o his. hem kendimi hem onları niye mahrum edeyim bundan? edemem.. ama bugün daha çok sarıldım onlara. baktıkça içlendim,  içlendikçe  of çektim sesli sessiz.. 



sonra kendimi eski ve yorgun solcular gibi hissettim. içimden hiç bir şey yapmak gelmedi bugün. ne yapacaktım ki. bomboş ve bok gibi bir gün geçirdim. eve geldim. internete girdim. her yer berkin, her şey berkin.. twitter, facebook, bloglar.. okudukça okudum, aynı resimlere bin defa baktım. her f5 tuşunda aynı yazılar. herkes üzgün, herkes suçluluk duygusuyla dolu, herkes isyanda.. saatlerdir okuyorum. kaçmaya çalıştım sonra internetten. ne zamandır karmakarışık olmuştu harddisk. bari onu düzelteyim dedim. yeni klasör, kopyala, yapıştır, sil.. ne yapacaktım ki..candy crush mı oynayacaktım? şiir, beddua paylaşıp, profil fotoğrafıma berkin mi koyacaktım? peki kaç gün sonra değiştirecektim fotoğrafı? ne olacaktı da değiştirecektim, kırkı çıkınca mı? 

bu nasıl bir acizlik ben bilemedim. ilk gününden bu güne berkin'i düşünmeden bir gün geçirmediğimi farkettim sonra. sonra ayrı bir suçluluk duygusuyla kavga ettim. hani ceylan, hani uğur, hani diğerleri?

yıllar önce beyoğlu'nda bir barda çalışıyordum. komilik yapan bir çocuk vardı, türkçe biliyor ama az. hakkari'den yeni gelmiş. adı ahmet ve henüz 18 yaşında. bana hep "abla" diyordu. aramızda da sıksan anca üç ya da dört yaş var. bir gün aldığı paranın yetmediğinden şikayet etti. dedim ki "ahmet, sen istanbul'a neden geldin?" anlatmaya başladı. hakkari'nin bir köyünde yaşıyormuş ahmet 2 sene öncesine kadar. bir gün mezra açıklarında, babası önde ahmet arkada yürürlerken babasını vurmuş askerler. ahmet kaçmış hemen, uzakta bir ağaca saklanmış. askerler fark etmemiş bile ahmet'i. olan biteni, gizlendiği ağacın arkasından izlemiş. babasının yanına kadar gelip kahkahayla bir kurşun daha sıkmış askerler. "yakın mıydın ahmet?" dedim, "gördün mü kanları? " ne görmesi abla, kanın kokusunu gördüm hem nasıl, gitmiyor koku burnumdan hâla." dedi. sonra koşmuş, askerler uzaklaşınca. gidip amcalarına, annesine haber vermiş. toplaşıp gidip almışlar babayı, gömmüşler aynı gün. e dedim "neden şikayet etmediniz?" öyle bir baktı ki bana. "sen ne diyorsun? gerçekten sordun mu bunu?" dercesine. böyle hikaye duyunca saçma soru sormadan duramıyor galiba insan. düşününce, cidden gerçekten sordum mu ben bunu? ne ahmaklık?

sonra ahmet sığamamış oralara. zaten evde yoksulluk diz boyu. annesi demiş "git oğlum git de bari kendini kurtar, hem bize de belki iki kuruş faydan dokunur" o da gitmiş işte.. 

peki ben şimdi ne yapayım? berkin'i "devrim şehidi" diye ananlarla kavga mı edeyim? ne şehidi lan! berkin çocuktu, çocuk kaldı!" mı diyeyim? şehitlik kavramı götünüze girsin mi diyeyim? sonra seksist küfür ettim diye kendimle mi çelişeyim? ne diyeyim ben? nasıl bağlayayım cümleleri birbirine ben? hangi kafayla yapayım bunu? bütün gün gözünden yaşlar akan abime mi gideyim ilk uçağa atlayıp, yoksa tam bu saatlerde, evde berkin'in helvasını kavuran anneme mi gidip ağlayayım? ben ne yapayım şimdi? bu yazıyı bitirip nasıl gidip yatayım yatağıma?  ne yapayım şimdi ben? 


"sen gazdan kaçamazsın anne, parayı ver ,ben gidip alayım hemen koşa koşa.."







2 yorum:

Zat-ı Hatun ツ dedi ki...

yazıyı okuyunca ellerinden öperim öğretmenim diyesim geldi.

devrim şehidi ne ya, deli oluyorum şöyle tanımlamalara. kendilerine pay çıkarmak için ölüm kovalıyorlar resmen. sağcısı solcusu dincisi, umrumda değil hepsi aynı bok, hep pay çıkarma peşideler.

SonikPanik dedi ki...

ben de senin ellerinden öperim.

Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...