15 Mar 2014

Berkin için okunacak duamız var..

Erenler, canlar, dostlar, yarenler
Yüzümüz yerde, özümüz dâr'da
Elimiz bağlı, yüreğimiz dağlı
Gözümüz yaşlı, bağrımız ateşli
Yaşam bitimli, acılar bitimsiz

Yer anamız, gök atamız
Doğada doğduk, topraktan var olduk
Bir tende can bulduk, bir bilinçle özgür olduk
Kişi kötü demeyelim, işi kötü diyelim
Bağışlamak en büyük emek
Emeğiniz varsa bağışlayın

Toprak ana bir canı bağrına basıyor
Ateş külde söner, acı yürekte diner.
Acı paylaşıldıkça azalır,
Sevgi paylaşıldıkça çoğalır.
Acılar azalsın, sevgiler artsın.
Kinler bitsin, dostluklar pekişsin.
Yeni yaşamlarda yeni çiçekler yeşersin.
Allah kalanlara uzun esenlik dolu yaşam versin.
Erenlerin, evliyaların ruhu sinsin.

Hacı Bektaş Veli, Hatayi Sultan, Pir Sultan ruhunu pak etsin
Gerçeğin demine hû! Ya Ali. "



çünkü başka ne gelir elden hâla bilemez haldeyim..









11 Mar 2014

ne yapayım ben şimdi.. ne yazayım..

beddua mı edeyim, kaçıp gidip annesine mi sarılayım. açıp sabaha kadar halk tv falan mı izleyeyim. bin defa baktığım fotoğraflarına mı bakayım.. 



sabah işe gidince aldım haberi, sandalyeyi çekmiştim tam oturmak için, oturamadım. nasıl oturayım? ne yapayım ben şimdi? isyan etsem faydası var mı, sussam gönlüm razı değil..




her gün bir ritüelimiz var çocuklarla. her sabah sınıfa girerim, beni ayakta beklerler ve bu kuraldan nefret etsem de baskı var üstümde aksini yapamam. ama bu saçma kuralla da dalga geçmeyi öğrendik birlikte. her sabah onlara başka şekilde günaydın diyorum ben. mesela hava güzelse "günaydın günümün ışıkları"  yağmurluysa "günaydın yağmur damlalarım" önceki günden beni üzdülerse "günaydın tembel tenekelerim" gibi. ama en güzeli onların buna yaptığı katkı.. eğer ben onlara "günaydın gün ışıklarım" diyorsam bana "günaydın gün ışığı öğretmenim" diyorlar ve "günaydın tembel tenekelerim" ise cevapları hep bir ağızdan: "günaydın tembel teneke öğretmenim" 

sanırım yapmaya çalıştığım şey en kısa tanımıyla varolan hiyerarşiyi kaldırmaya çalışmak, ya da aramıza örülmeye çalışılan duvarları.. dikey bir ilişkiye verdiğim tepki.. beni daha çok sevsinler diye de yapmıyorum bunları, onlar zaten her şeyi sevmeye hazır.. öyle bir hazırlar ki buna.. 




bu sabah yine girdim sınıfa. ne desem bilemedim, haberi alalı ya on dakika olmuş ya on beş.. günaydın çıkmadı ağzımdan, çıkamadı. bugün gün aydın değildi. "bugün çok mutsuzum." dedim. "neden?" dediler. "size söyleyemem, kötü bir haber aldım." dedim. susarak baktık karşılıklı uzun uzun. ısrar ettiler, sebebini sordular. "söyleyemem, küçüksünüz daha." dedim. nasıl söyleyeyim? bir çocuk vardı, ekmek almaya giderken polis ateş etti ona, sonra hastanede yattı aylarca ve bu sabah öldü. mü diyecektim? ne diyecektim? 




hep sarılırım ben onlara. asla "hadi, şimdi zamanı değil!" demem. bazen dersin ortasında kalkar gelir sarılır yerlerine otururlar. bu anormal durum, o dört duvar sınıfımın içinde öyle bir normalleşti ki zamanla. ben tahtada otuz beşten yirmi beşi çıkarırken öylesine kalkıp sarılan, kafasını göbeğime göğsüme dayayıp sonra sessizce yerine geri oturanlar var içlerinde. bu çok acayip geliyor bana, tek istediği üç, bilemedin beş saniyelik o his. hem kendimi hem onları niye mahrum edeyim bundan? edemem.. ama bugün daha çok sarıldım onlara. baktıkça içlendim,  içlendikçe  of çektim sesli sessiz.. 



sonra kendimi eski ve yorgun solcular gibi hissettim. içimden hiç bir şey yapmak gelmedi bugün. ne yapacaktım ki. bomboş ve bok gibi bir gün geçirdim. eve geldim. internete girdim. her yer berkin, her şey berkin.. twitter, facebook, bloglar.. okudukça okudum, aynı resimlere bin defa baktım. her f5 tuşunda aynı yazılar. herkes üzgün, herkes suçluluk duygusuyla dolu, herkes isyanda.. saatlerdir okuyorum. kaçmaya çalıştım sonra internetten. ne zamandır karmakarışık olmuştu harddisk. bari onu düzelteyim dedim. yeni klasör, kopyala, yapıştır, sil.. ne yapacaktım ki..candy crush mı oynayacaktım? şiir, beddua paylaşıp, profil fotoğrafıma berkin mi koyacaktım? peki kaç gün sonra değiştirecektim fotoğrafı? ne olacaktı da değiştirecektim, kırkı çıkınca mı? 

bu nasıl bir acizlik ben bilemedim. ilk gününden bu güne berkin'i düşünmeden bir gün geçirmediğimi farkettim sonra. sonra ayrı bir suçluluk duygusuyla kavga ettim. hani ceylan, hani uğur, hani diğerleri?

yıllar önce beyoğlu'nda bir barda çalışıyordum. komilik yapan bir çocuk vardı, türkçe biliyor ama az. hakkari'den yeni gelmiş. adı ahmet ve henüz 18 yaşında. bana hep "abla" diyordu. aramızda da sıksan anca üç ya da dört yaş var. bir gün aldığı paranın yetmediğinden şikayet etti. dedim ki "ahmet, sen istanbul'a neden geldin?" anlatmaya başladı. hakkari'nin bir köyünde yaşıyormuş ahmet 2 sene öncesine kadar. bir gün mezra açıklarında, babası önde ahmet arkada yürürlerken babasını vurmuş askerler. ahmet kaçmış hemen, uzakta bir ağaca saklanmış. askerler fark etmemiş bile ahmet'i. olan biteni, gizlendiği ağacın arkasından izlemiş. babasının yanına kadar gelip kahkahayla bir kurşun daha sıkmış askerler. "yakın mıydın ahmet?" dedim, "gördün mü kanları? " ne görmesi abla, kanın kokusunu gördüm hem nasıl, gitmiyor koku burnumdan hâla." dedi. sonra koşmuş, askerler uzaklaşınca. gidip amcalarına, annesine haber vermiş. toplaşıp gidip almışlar babayı, gömmüşler aynı gün. e dedim "neden şikayet etmediniz?" öyle bir baktı ki bana. "sen ne diyorsun? gerçekten sordun mu bunu?" dercesine. böyle hikaye duyunca saçma soru sormadan duramıyor galiba insan. düşününce, cidden gerçekten sordum mu ben bunu? ne ahmaklık?

sonra ahmet sığamamış oralara. zaten evde yoksulluk diz boyu. annesi demiş "git oğlum git de bari kendini kurtar, hem bize de belki iki kuruş faydan dokunur" o da gitmiş işte.. 

peki ben şimdi ne yapayım? berkin'i "devrim şehidi" diye ananlarla kavga mı edeyim? ne şehidi lan! berkin çocuktu, çocuk kaldı!" mı diyeyim? şehitlik kavramı götünüze girsin mi diyeyim? sonra seksist küfür ettim diye kendimle mi çelişeyim? ne diyeyim ben? nasıl bağlayayım cümleleri birbirine ben? hangi kafayla yapayım bunu? bütün gün gözünden yaşlar akan abime mi gideyim ilk uçağa atlayıp, yoksa tam bu saatlerde, evde berkin'in helvasını kavuran anneme mi gidip ağlayayım? ben ne yapayım şimdi? bu yazıyı bitirip nasıl gidip yatayım yatağıma?  ne yapayım şimdi ben? 


"sen gazdan kaçamazsın anne, parayı ver ,ben gidip alayım hemen koşa koşa.."







9 Mar 2014

the rum diary ve bir takım yozlaşmalar..

dün gecenin bir vakti uykum kaçınca "off bari bir coni filmi açayım da az gözüm gönlüm şenlensin cumartesi cumartesi" dedim ve her seferinde olduğu gibi yine güzel bir film izledim. yani insanın bir tane mi izlenemez, sıkıcı vs filmi olmaz! canımsın coni! hayır zaten 90 dakika falan öyle boş beleş dursan ben yine izler "ne süper filmdi" derim o yüzden benden objektif film değerlendirmesi beklemeyin piliiiz.



ofişıl tıreylır

düşün ki coni'nin o saçları alnına alnına döküldükçe ben içinden zılgıtlar atan "zülüf dökülmüş yüze aaaman.. aheyyyee aheyye" diye çığıran bi insanım sonuçta.


bu arada anladığım kadarıyla Johhny bu filmde birlikte oynadığı sarı gacı Amber Heard için bebelerinin anası Vanessa Paradis'i terketmiş. sonra bir iki fik fik sonrası Amber de Maria DeVillepin isimli abla için Coni'yi şutlamış. olaylar olaylar.. 

ama yani etme bulma dünyası kardeş napcan. 





4 Mar 2014

yazmazsa ölecek hastası.

aslında ev temizlemek de bi çeşit meditasyon..

bir çocuğa edilebilecek en büyük ayıp, ona "yaramaz" demek. çocuklara sakın öyle demeyin. illa bir şey söyleyecekseniz "uçarı" diyin. çünkü onlar sadece uçmak istiyor bazen..

son günlerde en çok "Bilal'e anlatır gibi anlatmak" deyimine gülüyorum. sahip çıksak da kalsa bu böyle sonraki nesillere..

"history" kelimesinin "his story" tamlamasından geldiğini öğrendiğim andan beri resmi tarihten ve cinsiyetçilikten daha da nefret eder oldum..

keşke bu yaz bi festival olsa, sevdiğim gruplar gelse, hatta çadırda uyusam..

çünkü 21 Mart'ta Nouvelle Vague geliyor (İstanbul'a) ve ben gidemiyorum.. :/

bir ay içinde üç Emrah Serbes kitabı bitirip bir de Behzat Ç. filmi izlemem abartmak değil de nedir?

bir kere de böyle Sabahattin Ali'ye takmıştım. on yedi yaşındayken. elime geçen ilk kitabı öyle bi sarsalayıp yere devirmişti ki beni kalkabilmek için tüm kitaplarını okumam gerekmişti ve bu, dolu dolu bir mart ayımı almıştı. o ara "evden istemediğim sürece çıkmamak gibi bir lüksüm" olduğunu ise şimdi fark ediyorum. böyle aydınlanmanın ağzına köpekler sıçsın.

"ruh eşiniz hangi yazar?" diye bi test çözdüm, Oğuz Atay çıktı.. birbirimize bile tutunamazdık biz onunla, isabet olmuş.

yeni insanlarla tanışmadığın, her gün aynı insanlarla çalıştığın ve bu insanların kendilerini bir gıdım olsun değiştirmediği bir yerde çalışmak çok kötü. ama işin içinde çocuklar varsa o başka. çünkü "her insan bir dünya"dır sözünden de ziyade her çocuk her gün bambaşka bir dünya olarak sürdürüyor gelişimini. ve buna "oradaki" en yakınları olarak şahit olmak tarifi imkansız, müthiş bir deneyim.

eylül-ekim gibi sınavsız ikinci üniversite olayına gireceğim galiba. ama hangi bölüm hâla bilmiyorum. 

bu arada klavyede şapkalı a (â) yapmayı öğrendim az önce. shift+3 yapıp sonra harfe basınca şapkalı oluyormuş. bunu da buraya koyayım ki unutmayayım.

16 yaşındayken mi ne, Karga diye bir adam vardı İstiklal'de gezinen. barın birinde, komün halde otururken okuduğum kitaba bakmak istedi. uzatırken içinden daha önceden yazdığım ve sonrasında ayraç olarak kullandığım yazı düştü. okudu, çok beğendi. sonra çıkardığı fanzine yazmamı istedi. sanırım bir beş sayı falan yazdım ama gerizekalı ben! hepsini kaybettim o fanzinlerin sonra. işin kötüsü fanzinin adını bile hatırlamıyorum şimdi. 

bu satırları okuyan ve şu sitenin neden aktif olmadığına vâkıf olan varsa (evet â yapmayı öğrendim ve bokunu çıkarmak hakkım.) bi söyleyebilir mi sebebini?  bkz: prensese mektuplar
hayır başka bir adreste devam ediyorlarsa bileyim. (üzgün surat)


allah sizi inandırsın yarın yine altı buçukta kalkmak zorundayım. gideyim de yatayım bari ben. 

son olarak: rabbim kimseyi lisa minelli usulü selfiyle sınamasın. 



bu da yazının şarkısı 


gudnayt evribadi si yu suun..

Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...