29 Oca 2014

bugün..

bugün bir ara, birisi öyle küstahça bir şey dedi ki oturduğum yerden kalkıp, kendisine sağlam bir tokat çakmak istedim. ama yani nasıl tuttum kendimi bilmiyorum. ve iyi ki tuttum. 

yine de hala geçmedi içimdeki o istek. 

başka bahara. 

28 Oca 2014

3..2..1..

bolbolserinhavagezmesimasumiyetmüzesiceylanertemkonseriperasinemasındabirfilmkargörmeumuduotobüsebinmekmetrodaninmekanneyemeğiabikahkahasıişyapmakzorundaolmamakbilgisayaradokunmamakarkadaşlarkuzenlergeceoturmalarıgündüzuykularıistediğimkadarkahvebelkigözlüksahibiolmak...




19 Oca 2014

"evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.."

bir zamanlar kendimi en rahat hissettiğim yerlerden biri, ortaokulda gittiğim gitar kursunun olduğu binaydı. bir kere tanıdığım, bildiğim her yere çok yakın, hepsinin ortasında bir semtteydi. ortaokuldaki bir çocuğun bildiği semtte olması her zaman güvende hissettirmez mi? ayrıca o binada babamın bir sürü arkadaşı vardı. kursta sevdiğim ya da tanıdığıma sevindiğim insanlar vardı. mesela kendisine gidip "abi şimdi ben gitar çalcam ya, e peki sence ben ne dinlemeliyim?" diye sorduğum soruya "sen git bir kaç eric clapton kasedi al abicim gitarın nasıl çalınması gerektiğini öğrenmek istiyorsan, git onları dinle" diyen bir gitar hocam vardı. dediği gibi yapıp aldım kasetleri ama 12 yaşında bebe ne anlar clapton'dan. sonra utana sıkıla gidip "abi sen bana bunu dinle dedin ama ben çok sıkılıyorum" dedim bir gün. tuncay abi aşağı baktı yukarı baktı, ne dese bilemedi sanırım. sonra da " bak nirvana diye bir grup var, git onu dinle bari. en azından gitarın nasıl çalınmaması gerektiğini öğrenmiş olursun.." deyip yolladı beni. 
bi kasetçi vardı o zaman, o semtin en işlek yeri belki de..  gittim dedim "ben nirvana albümü almak istiyorum." satıcı çocuk "buyrun" dedi "bu taraftan" ve beni üstünde grunge yazan bir reyona doğru yürüttü. ama tabi ben sırtımda boyumdan büyük gitarla rahat hareket edemediğimden, tam bi gerizekalı gibi bi döndüm bütün kasetler yere devrildi. eğileyim de toplayayım derken gitarın sapı da kafama çarptı eğildiğim gibi. zaten kış günü, üstümde koca bi gocuk.. çocuk da sağolsun yardım etmeye çalıştıkça ben iyice utanıp mal mal dönüyorum kendi etrafımda. bu anlattığım sanırım bir dakika sürmemiştir ama bana sorsan ömrümü verdim ben orda.. neyse, az bi dengemi falan sağlayıp kafayı doğrulttuğumda çocuğu devirdiğim nirvana kasetlerini dizerken buldum. "hangisini istersiniz?" diyen çocuğa albümlerin isimlerini bilmediğim için cevap da veremedim. tam o anda kasetlerden biri ilişti gözüme. kapağından çok etkilendim. bunu ve bunu dedim ve anca iki haftada falan biriktirebildiğim iki kaset parasını kasaya apar topar ödeyip çıktım dükkandan.. ve aradan yıllar geçti..

gitar kursuna devam etmedim, gitarı da bir iki tıngırdatsın diye birine verdim geri getirmedi bir daha.. ama evimden istiklal'e gittiğim her gün o binanın önünden geçtiğimde hep gülümseyerek baktım otobüsün camından. şimdi belki edebi olsun diye böyle yazdım sanıyorsunuz ama değil.. o bina benim için ergenliğimde kendimi güvende hissettiğim ilk yerdi.. mesela o yıllarda asansöründen korkmadığım tek binaydı o bina. çünkü hem iskeleti bile görünen o eski usul asansörlerdendi hem de o binada beni kurtaracak çok kişi vardı.. 

işte böyle yıllar yılı hep otobüs camından gördüğüm, ya da kapısının önünden geçerken kapısına kimseye hissettirmeden selam çaktığım o apartmanı bir gün televizyonda gördüm. babamla tv izliyorduk, kahve yapıp yeni oturmuştum koltuğa. uzaktan ne olduğu anlaşılmayan bir karede. ekranın altında büyük harflerle "SON DAKİKA" yazıyordu. onun da altındaki yazıda açıklaması.. 

"ERMENİ GAZETECİ HRANT DİNK AGOS GAZETESİ'NİN ÖNÜNDE SİLAHLI SALDIRIYA UĞRADI". 

babamla anlamaya çalıştık ne olduğunu. ikimiz de içimizden "ölmemiş olsun, lütfen ölmemiş olsun" diye geçiriyorduk. spiker yaşamını oracıkta kaybettiğini söyledi. gözüm sebat apartmanı'nın kapısındaydı ve sonra fark ettim yerde yatan hrant dink'i.. buz gibi yerde.. dönüp babama baktım. gözünden bi damla yaş aktı babamın, farkında mıydı bilmiyorum ama bana dönüp "biliyo musun bizim oralıydı" o da dedi.. "ben onu istanbullu sanıyordum" dedim. kafasını televizyona çevirdi "ne farkeder" dedi. ikimiz de sustuk.. 

sonra öğrendim aslında bizim oralı da değilmiş.. ama ne farkeder..

en kötüsü çaresizlik, en kötüsü ocağın 19unda yerde yatıyor diye üşüyeceğini düşünmek, en kötüsü bir zamanlar kendimi en güvende hissettiğim apartmanın,  çok büyük ihtimalle onun da kendini en güvende hissettiği yerken böyle olması, en kötüsü o günden sonra sebat apartmanının değil önünden geçmek utançtan, tarafına bile bakamamak.. en kötüsü arkasından acıyla "sevgilim" diyen kadının koynundan ayrılmak, en kötüsü bir bebekten katil yaratan karanlık.. en kötüsü ne farkeder.. hepsi kötü.. çok kötü..

ne söylesem bilmiyorum.. ama kalbinize kötülük sokmayın be insanlar..

"..Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. 


Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. 
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. 


Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. 
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? 
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. 


Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, 

ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. 

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.." HRANT DİNK / 7 ocak 2007 


bir de bunu dinleyin. arto abisine yazmış, biz de abimize dinledik..

14 Oca 2014

yorgunluk ve uykusuzluktan uyuyamamak

belki de tek ihtiyacım olan yeni bir dövmedir sadece.
bazen çok hevesleniyorum.
sonra heveslenmek bile yoruyor sanki.


yani çok uykum var. 
iyi geceler.

11 Oca 2014

eşcinseller evlenebilmeli.

çünkü ben ve arnin beyim, iki heteroseksüel kişi olarak devlete evliliğimizi onaylattık." ileride birimize bir şey olursa yıllar içinde yaptığımız tüm maddi çaba diğerinindir" ismini verdiğim yasa ile diğerimizi güvenceye alabildik. mesela ikimizin de köpek gibi çalışarak aldığımız evimiz, bana bir şey olsa arnin'indir. ya da aksi.. kötü kötü düşünmek çok kötü hissettirse de  ikimizin bilinçaltında bu güven var. en azından bu var..

peki ya ikimiz de erkek olsaydık mesela.. birbirimizi çok sevecek ama evlilik yolu ile bunu güvenceye alamayacaktık. basitleştirirsem eğer: lgbti çiftler hayat boyu birlikte çalışıyorlar. herkesin canına okuyan mesai şartlarına boyun eğerek, ortak maddi külfetlerin altına girip ev sahibi oluyorlar. Mehmet ev kredisini öderken Barış tüm kazancı ile evi çekip çeviriyor mesela. sonra bir gün Mehmet ölüyor. Barış ile evli olamadığı için Barış o ev üzerinde hak talep edemiyor. sonra Mehmet'in, eşcinsel olduğu için kendisini yıllar önce reddeden ve ne maddi ne manevi hiç bir desteklerini görmediği ailesi ortaya çıkıp Barış'ın elinden yıllarca çalışıp didindiği ve en az Mehmet kadar hak sahibi olduğu evini elinden alıyor. çünkü neden? çünkü ev Mehmet'in ve tapu da Mehmet'in üstüne. Barış Mehmet'in ailesi değil ki! 
BOK DEĞİL!

bir başka örnekle devam edelim.. Ayşe ve Gönül birbirinin her şeyi. sevgiliden de fazlası.. yıllardır birlikte yaşıyorlar, aileleri onlarla görüşmüyor bile ve her iyi ve kötü anda sırt sırta direnmişler. hayata, hayat şartlarına, en çok da "ailelerine". 

sonra bir gün Ayşe bir kaza geçiriyor, hastane ve tıbbi işlemler... her market alışverişinde bir değil iki kişilik orkid alan Gönül hastanede Ayşe'yi ziyaret edemiyor. çünkü neden? çünkü Gönül, Ayşe'nin birinci dereceden akrabası sayılmıyor, çünkü Ayşe'nin annesi öyle istiyor. Gönül kim ki? Ayşe'nin kocası mı babası mı? işte tam bu noktada Ayşe'nin annesinin allah belasını versin! doktorlar ailenin onayını almak gereken bir işlem için imza peşinde koşuyorlar. son 15 yılını Gönül'ün koynunda geçiren Ayşe yattığı yerden kimselere sesini duyuramazken Gönül çaresizce bekliyor. devlet diyor ki, Ayşe'ye bir koca lazım onun seçimlerini yapmak için. ya da anne ya da baba, belki kardeş! Gönül kim ki? 

bunun bir de suç ve ceza versiyonu var. bütün hayatını birlikte inşa eden, her iyi ve her kötü günde en çok birbirine ihtiyaç duyan lgbti çiftlerden birinin başı belaya girdiğinde ve parmaklıklar ardına düştüğünde diğeri onu ziyaret edemiyor. çünkü birinci dereceden akrabası sayılmıyor. heteroseksüel çiftler nişanlı bile olsalar babacan devlet onları bağrına basabiliyor ama bu durumda yok öyle şeyler. "biz mi dedik lan ibne olun diye!" 

bunu buraya yazdım çünkü mecburi olarak bana verilen çevrede, (mesela okul ve iş gibi) sohbet ederken konular bu kısma geldiğinde şunu diyen çok insan gördüm: "ya eşcinsellik kendi seçimleri ama yani evlenmelerine izin vermek de oha yani artık çok fazla. ayrıca yaşasınlar ne yaşıyorlarsa, illa evlenmeleri mi lazım!" bu cümleyi her duyduğumda yukarıda yazdıklarımı özetledim onlara.. "evet canım, eğer istiyorlarsa evlenmeleri lazım. çünkü onları başka türlü koruyan bir sistem, yasa vs yok henüz" diyerekten epey tatlı tatlı çemkirmişliğim vardır. yalnız en güzeli ben bunları anlattıktan sonra bir kişi de çıkmadı "yine de hayır!" diyen. tüm bu varyasyonları kime anlattıysam "haklısın" dedi bana. zaten üzerine 1 cümleden fazla kafa yorunca aklı olan hiç kimse "hayır yine de hayır" diyemez. kalbi olmayan der ama. ki onlar da var tabi fakat kalpsiz olduğunu hissettiğim kimseye de bunları anlatmaya gerek duymamışım sanırım.. her neyse yine konu dışına çıkmadan bitireyim..

lgbti çiftlerin evlenmek için kimsenin onayına gerek duymadığı bir sistem istiyorum ben. sebebi de işte bunlar. belki burayı okuyan ve işin bu kısmını düşünmemiş biri varsa üzerine düşünsün istedim. bu yazıyı da ondan yazdım.. 

lütfen artık eşcinsel deyince aklınıza şakadan, komiklikten, renkli kıyafetlerden, bülent ersoy'dan falan başka şeyler de gelsin. bu yazıya iliştirebileceğim çok şey var ama en azından bunla bi başlasak fena olmaz.. he bir de gökkuşağı görünce aklınıza direkt gelebilirler bak onda sorun yok :) 

bir de aşağıdaki resme tıkayıp izleyin lütfen. ve neden bu kadar insanın orada olduğunu, yürüyüşün isminin neden "onur yürüyüşü" olduğunu, o anne babaların neden çocuklarıyla birlikte yürüdüğünü düşünün. sonra bir daha izleyin.. 

ayrıca her 
"benim eşcinsel arkadaşlarım da var, çok iyi insanlar
dediğinizde kutuplarda bir lgbti penguen ölüyor. 

neyse ben kahve yapmaya gidiyorum şimdi.. öps..

7 Oca 2014

başlığı "aslında yorgunluktan ölüyorum" olan yazı

ara sıra lady gaga olasım gelmiyor değil. geliyor. ama sonra hemen vazgeçiyorum.  şovbiznıs bana göre değil.

istanbul'un en ama enn çok konserlerini özlüyorum.. 

arkadaşlarımın içinde ne çok kitap yazan var, geçen gün de bunu fark ettim.

ilkokuldayken sınıftan bi arkadaşım, burnunu karıştırırken parmağını yanlışlıkla beynine sokan çocuğun hikayesini anlatmıştı da ne korktuyduk.

5harfliler basılı yayın olarak da çıksa keşke. hatta böyle aylık sanat dergileri gibi, harita metot defter formatında. okuyup okuyup, kitaplığa dizsem sonra baştan okusam falan.. 

hiç sevmediğim biri ile aynı şarkıyı seviyorsam ayyy o içim nasıl acıyo, ay nasıl salak salak dertleniyorum. anlatmam mümkün değil.

düşündüm de uzun zamandır, 'hiç sevmediğim' biri de yokmuş. erdim ben.

yeni keşfettiğim ve gerisin geri okumaya başladığım iki blogdan biri fermina daza diğeri de ev anası. bence siz de okuyun. 

çiko'nun kulağında sivilcemsi bir şey çıktı sonra biraz bekleyelim dedik şimdi gitgide beyaz bi haleye dönüşüyor. sanırım mantar oldu yine. doktora götürmem lazım. benden çok doktora gittiği bi gerçek.bu arada annemin sonsuz ısrarları sonucu şubatın ilk günü istanbul'a gidecek olan ilk uçağa bilet almış bulunmaktayım. çiko'yu bu kez de arnin'in annesine bırakıyoruz. allahtan kadın köpek sever bi kişiymiş. 

geçen gün bir dolu insan kalktık tiyatroya gittik. oyunun başlamasını beklerken yanımdaki kemalist öğretmenin gözlerini bi yer dikmiş halde "ay şeytan diyo, kalk şunun kafasındakini yere çal" dediğini duyup kafamı o yöne çevirdim. türbanlı ve kotlu bir kız gelenlere yer göstericilik yapıyordu. dönüp dönüp bir daha baktım sonra. ne vardı ki bunda. en fazla 20-21 yaşında bir genç kız, torun torba sahibi, hem nene hem de öğretmen olmasından kelli gayet hümanist olması gereken bir insanı nasıl bu kadar çirkinleştirebilirdi! "o da öyle seviyor hocam, öyle istiyor belli ki" dedim. "ayy yok ben hiç sevmiyorum" dedi cık cıklamaya devam ederek.. bir de suratıma baktı baktı, "ay senden hiç beklemezdim bunu mu koruyorsun şimdi" dedi bana. he nenem he, mini etek giyiyoruz diye toplaşıp türbanlı dövüyoruz biz hobi olarak. allah bütün faşist kafaları ıslah etsin. (tam bu kısma bir nur serter fotosu koyacaktım ama blogumu kirletmemeye karar verdim)

bulunduğum memleket türkiye'yi hiç aratmıyor maşallah 3 haftada benzine 5 kez zam geldi. her sabah işe giderken arnin bey'im beni ve çok sevgili iş arkadaşım pikaçu'yu işe bırakıyor ve o esnada radyodan sabah haberlerini dinliyoruz. artık sabah eğlencemiz, benzine zam var mı yok mu diye bahse girmek resmen. niye çalışıyoruz bilmiyorum ben artık. 

bu arada artık nasıl bi kapitalist sistem köpeği olduysam, canım çalışmaktan çok sıkılınca hesap makinesini açıp mezun olduğumdan beri kaç para kazandığımı hesaplıyorum. sonra da o parayla neler neler aldığımı düşünüp, çalışma isteğiyle doldurmaya çabalıyorum kendimi.. bi nevi şarzz..

hayatımın hiç bir döneminde ehliyetim olsun, araba kullanayım gibi bir tutkum olmadı. tutkuyu bırak içimden bile gelmiyor. sadece abimle eskiden mesela böyle ekşınlı, korkulu morkulu filmler izlerken, hani kahraman, sapık katilden kaçıyordur da en sonunda evden koşarak çıkar ve kapının önündeki aracına ulaşşıp vırrnn vırrnn diye aniden kaçmayı başarır arabayla. işte bi o zaman derdik "bak ehliyet şart!" neyse ama onun dışında hiç aklıma gelmez araba kullanma gerekliliği. demin nette dolanırken gördüm zaten bana ehliyet vermezlermiş. bende göz tembelliği var çünkü. bir gözüm %100 görürken diğeri "banane yeaa o çalışıyo nasıl olsa, ne kascam kendimi" diyerek %40 görüyor. işte öyle olunca vermiyollarmış. düz ayakkabıyla yürürken durduk yere düşebilme yeteneğimin yanına bunu da yazmış oldum böylece.
"sol gözümle sağdaki gibi görürken onu kapayınca sağ gözümle soldaki gibi görüyorum" isimli görsel
bu aralar yemek yemeyi sevmiyorum. yani oturup öküz gibi yiyorum ama bence bu tamamen bir alışkanlık. acıkıyorum diye de yiyor olabilirim tabi ama nasıl desem, zevk almıyorum bence bu işten. işte artık alışkanlık mı mecburiyet mi bilemiyorum. zaten 9 insan ve 2 köpekle, epey de eğlenerek kutladığımız yılbaşı akşamı mide mide değil mamak çöplüğüne dönmüştü. 

bir de aynı gecenin sofrasına eşlik eden dünyalar güzeli ayva şarabı için betunoir hanımıma buradan bin defa daha kokulu öpücüklerimi yolluyorum. ta şirince'den denizler ötesi bir memlekete şaraplar yollayan ellerinden hasretle sıkarım. 

solda olmasını istediğim, sağda ise olduğum halin
 hallicesi. homeless style böyle bişi sanırım.
bütün ömrümün geçtiği istanbul'a nazaran çok daha bir sıcak olan bu şimdi yaşadığım memlekette aslında gayet feyşıngörl havalarıyla dolaşan bir kız olmam gerekli benim ama olamıyorum allah kahretsin. yıllar geçtikçe daha da üşüyorum. ben de istemez miydim v yakalı hafif dekolteli bluzumu, kuşlu kolyelerimle kombinleyeyim ha! ama olmuyor olamıyor. sırf bu üşüme halinden dolayı bütün kış boynumu ben bile banyodan banyoya görüyorum. boynumda koca şallar, sırtımda kabanla çoban gibi geziyorum resmen. bütün gün opak çoraplar içinde kalmaktan eve geldiğimde beceklerim kaşım kaşım kaşınıyor. burada doğalgaz falan da yok. klimayla ısınıyoruz ısınmasına evde ama o da bi yerimize kaçcak du bakalım.  

(bu arada allah vermiye, olur da big boss blogumu patlatırsan, sana iki çift sözüm var: üstümüzden milyorlar kazandığın o iş yerinde biz donuyoruz hacı amca. bi ara paraya kıyıp o klimaları tamir ettirsen çok iyi olur. )

zaten ne kadar ayılıp, bayılsam da topuklu ayakkabı giymeyi de beceremiyorum. markafoni'de falan görüp görüp aldım bi dünya ama artık almıyorum yemin ettim. yürümeyi falan beceriyorum da maximum 2 saat sonra ayaklarımın altı zom zommm. fankyuuu..

demin baktım da bir anda ne kadar çok şey yazmışım öyle. hadi yeter bu kadar, gideyim de biraz da sağa doğru yatayım. çünkü bir kış akşamısı yatmak en güzel şey.. 

kış ve şömüne temalı gif kıyağı


5 Oca 2014

15 yaşındayken..

annemle babam hep kavga ederdi, ben de evdeki huzursuzluğa dayanamaz soluğu dışarıda alırdım.. 
15 yaşındayken hafta içi yemez içmez, bütün paramı biriktirir sonra da gider o zamanın haftalık karikatür dergilerini alırdım..
15 yaşındayken dergilerden artan paramı hafta sonu arkadaşlarımla istiklal'de harcardım.
15 yaşındayken en büyük derdim, istiklal'de gittiğimiz o bir kaç barda, morg'da gizli bahçe'de bize kimlik sormaları idi.. 
15 yaşındayken yirmi yaşında bir oğlana aşıktım..
15 yaşındayken iki bira içip maymuna döner sonra da "ay yok bi daha bu kadar içmiiijim" derdim..
15 yaşındayken gittiğimiz barı polis basmadan önce bize haber gelirdi biz de gider bulunmaz kültür merkezi'nde  çay falan içer, şiir dinletilerine katılırdık.
15 yaşındayken şiirden falan anlamaz, o dinletilerden sıkılır beş-on kişi bir masaya kaçar birbirimize akrostij şiirler yazardık..
15 yaşındayken en sevdiğim yerlerden biri tepebaşı tüyap'ın olduğu parktı. bazen on bazen otuz kişi orada toplanır, sütlü muz likörü ile kafa olur,  uzun eşek oynardık..
15 yaşındayken uyuşturucu bağımlılığı etrafımızda dolanırken biz birbirimize "aman sakın" gibisinden öğütler verir, cristian f.'in meşhur eroin kitabını elden ele dolaştırırdık..
15 yaşındayken dersleri hiç mi hiç umursamaz, yapmak istediğim mesleği seçmek için daha küçük olduğumu düşünürdüm..
15 yaşındayken hayat çok zor diye düşünürdüm.. 
15 yaşındayken polis görünce yönümü değiştirir, o zamanın modası satanist avını bahane ederek on beş yaşındaki kızları taciz eden polisten nefret ederdim.

" Berkin Elvan 14 yaşında bakkala ekmek almaya giderken, polisin attığı gaz fişeği sonucu kafasından vuruldu. 200 günü aşkındır başını koyduğu yastıktan kalkamadı. Uyuyor.. Yoğun bakımda."

bugün Berkin'in doğum günü, Berkin bugün 15 yaşında.. hisseder mi, duyar mı bilmiyorum.. ama olmaz böyle Berkin, senin uyanman lazım.. 

her gün kaç insan ölüyor bilmiyorum şu acayip dünyada.. kaç çocuk, benim onbeşimde yaşadıklarımı; hep güzel, suratımda salak bir gülümsemeyle hatırladığım şeyleri yaşamadan, hissetmeden ölüyor her gün bilmiyorum.. hepsine de içim gidiyor.. 
ama burada bir terslik var işte.. kaza değil, suçlu belli ama cezalandırılmıyor.. iki yüz gün oldu Berkin uyanmıyor.. o annenin o babanın umudu her gün tükeniyor mu, yoksa "ölmesin sadece uyusun en azından yüzünü görebiliriz böylece" mi diyorlar içlerinden..

cümleleri bağlayamıyorum birbirine Berkin.. 

doğum günün kutlu olsun.. 
ama gözüme öyle bakma Berkin..

Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...