19 Nis 2014

* duymayan hiç kalmasın güzel bahçemiz hiç solmasın.. *

ben su altı belgesellerinde gördüğüm şu yandakine  benzer canlıları bitki mitki sanacak kadar botanikten, ekolojiden, biyolojiden ne bileyim işte bu tarz olaylardan bu kadar habersizken; o canlının adını, türünü, familyasını, dünyada kaç tane kaldığını falan bilen bir abim var. o yüzden mesela 15-20 sene önce teyzemden mi ne aldığı parmak kadar bitkiler şimdi benim boyumu geçmiş halde, annemin salonunu süslüyor. yine aynı sebepten mesela biz evde hızlı yürüyemeyiz çünkü abimin bitkilerinin yanından geçerken rüzgar yapıyormuşuz, kötü etkileniyorlarmış. he yok vallahi tanısan iyi bi insan aslında, piskopat değil. 

işte ben böyle bir abinin kardeşiyim ama belki yıllarca içim dışım evde saksı, bitki, torf (bunun ne olduğunu hâla bilmiyorum!) olduğundan ve belki de fıtratımın bir ayı kadar kaba olmasından hiç merak salmadım bu işlere. ama cücelerimin özel günlerde getirdikleri hediyeler evde ölmeye başladıkça da canım sıkıldı. dedim olmaz böyle, gözümün önünde sararıp gidiyor yavrucaklar şu işe el atayım. sonra evdeki yerlerini değiştirdim, daha düzenli sulamaya, ilgilenmeye başladım. zamanla ölmemeye, bu günlerde de çiçekler açmaya başladıkça sevdim bu işleri. en azından artık aklıma geliyorlar ve kalkıp suluyorum mesela. dün de iş çıkışı buralarda bahçe malzemeleri, saksı maksı satan koca bir market var, oraya gidip çiçeciklerime yeni saksılar aldım. yeni giysileri ile daha da güzel oldular. zaten ne zamandır adını bile bilmediğim bu yavrucukları, uzaktan da olsa abi desteği ile büyüteyim diye fotoğrafladım sonra. buraya da koyasım geldi. aha bizim yavrucaklar.



  mor olan aslanağzı imiş beyaz da petunya. mevsimliklermiş, öleceklermiş. hayır hayır ağlamıyorum.

 pembe saksıdaki menekşe. benle kafa buluyor. ne ölüyor ne büyüyor. tam da yapay bitki olduğuna kanaat getirmiştim ki abim "hayır gerçek" dedi. ohh..  şişedeki de maydanoz. biz eve maydanoz alınca onu çiçek gibi içi su dolu vazoda bekletiyoruz, daha uzun süre yeşil kalıyor buzdolabındakinden. bu tabi minyatürü. süs olsun diye orada.

 bu sukulent geldiğinde baya baya mor idi, boyu da yarısı kadar falandı. sonra pembeleşti o ara boy attı epey. normalmiş, soğukta mora döner hava ısındıkça yeşillenirlermiş.
 kırçıllı mor olanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yok hala. duruyo öyle biblo gibi.

orkidelerin mutlaka şeffaf saksıda olması lazımmış. bu bilgiye hâla alışabilmiş değilim. dağda bayırda toprakta büyümüyo mu bu ya, orda nasıl oluyor da oluyor! (cehaletten ne dediğini bilmiyordu.)


bir de önemli not: insanın senin gibi bir abisi olması çok güzel bişi. iyi ki varsın lan!



* bu da yazının şarkısı..çok sevdiğim bir şarkı..

Bütün bu çiçekler biraz daha su ister
Su yoksa sevginiz yaşatsın onları
Biraz da sen konuş
Duymayan hiç kalmasın
Güzel bahçemiz hiç solmasın.. "


13 Nis 2014

anılaaarrr şimdi gözümde canlandılar..

bir cumartesi klasiği olarak unbilivıbıl bir temizlik harekatına giriştim yine bugün. kendi çapımda tırmaladığım yetmez gibi arnin beyimi de gerekli yerlerde işe koştum. kah matkapla duvar delme, kah kurduğum makinelerin düğmesine basmayı unutup, kendisine "şunu bi tıklayabilin lütfen"leme ve hatta ev süpürme sildirtme gibi işlerde mesela.. neyse..
akşam oldu, bey pilanını pirocesini yapıp arkadaşlarıyla dışarılara kaçtı daha fazla iş vermeyeyim diye. ben de epey yoruldum aslında ama çalışmak iyidir deyip epeydir (mesela yaklaşık 6 yıl) kolilerde biriken ajandalarımı falan tasnif edeyim oturduğum  yerden dedim. sonra bi tanesini açıp okuyasım da geldi. bahsi geçen ajanda 2007 tarihli. yani üniversiteye hazırlandığım ve bunun arka planında hayatımın en karmaşık-kararlı-üzgün ve motivasyon dolu dönemi. kendime bir kahve yaptım başladım okumaya. gün gün aldığım notlar, haftanın şarkısı seçtiğim parçalar, deneme sınavı tarihleri, internette araştırılacak şeylerin notları vs derken en son sayfada telefon numaraları kısmına geldim. bir de ne göreyim?

topçular - eskihisar feribotu 
hayatımın en komik anlarının önemli kısmında yanımda olan, sonra bir şekilde uzaklaşıp ama sonra mutlaka bir araya geldiğim, tanrının bizi yaratırken "bu ikisi iyi arkadaş olur, bunların lokasyonunu yakın yerlere yapayım" diye düşündüğüne emin olduğum kadar çok iyi arkadaşım olan ve yaklaşık yedi senedir görmeyip, sık sık etrafımdaki herkese anılarımızı anlattığım ve çok özlediğim Leo'nun telefonunu buldum. oha dedim sesli sesli. OHA! hayır bir de o kadar eminim ki o numarayı değişmediğinden. "akşam akşam ayıptır" falan demeden direkt tuşladım tabi telefonu. açtı ve konuşurken bir daha fark ettim onu ne kadar özlediğimi. o kadar özlemişim ki telefonda değil de yanyana olsak kafasına falan vururdum kesin. yani o kadar öküzlemesine, ayı ve yavrusu tadında bir sevgi ona olan sevgim. sonra içime sığamadım buraya da yazasım geldi. çünkü en son yazdığım yazı beni öyle üzmüştü ki ne zaman sayfayı açsam içlenip geri kapatıyordum olan biteni hatırladıkça. ama bunu da yazmasam olmazdı.

hep söylerim, bu nasıl bir şans ise artık hayatımda hep çok iyi arkadaşlarım oldu. çok iyi kızlar ve oğlanlar girdi hayatıma hep ve Leo ile olduğu gibi mesela yedi sene görüşmesem bile ben hep bir yerde onların hala arkadaşım olduğunu bildim. hayır çünkü böyle bir tane de japonya'da var mesela. neyse işte böyle. iyi ki tereddütsüz aradım o numarayı ve buldum Leomu yıllar sonra. 

balo sokak
14 yaşındayken falan okuldan çıkıp sık sık morg diye boktan bi bara gidiyordum. 20 yaşında bir oğlana aşıktım, o bunun farkında değildi ve ben de bir ergen klasiği olarak bunu ona çaktırmamaya çalışıyordum. (galiba artık böyle değiller?) hayat aşık olduğum çocuk, annemle babam arasındaki kavgalar, okulu hiç sevmeyişim ve bilimum ergen sorunları yüzünden bok gibiydi kısacası. bir gün yine o barda tek başıma oturmuş leman falan okurken yanıma bi çocuk geldi. "ben çok sıkıldım, dışarı çıkcam sen de gelcen mi?" dedi. artık nasıl bir kafadaysam böyle salak salak "heağğ olur" falan deyip çıktım çocukla dışarı. az biraz istiklal'de yürüdük sonra üşüdük sanırım kahve mahve içelim diye aznavur'daki bulunmaz'a gittik. ama kapalıydı herhalde çünkü kafede değil pasajın merdivenlerinde oturduğumuzu ve saatlerce güldüğümüzü hatırlıyorum şimdi sadece. işte o günden sonra biz hep iyi arkadaş olduk. bir dönem yaklaşık iki üç sene yine kaybettiydik birbirimizi. sonra bi gece zurich diye bi barda. ortada salak salak danseden ama uzun saçlarından yüzünü o karanlıkta seçemediğim bi çocuk gördüm. az biraz izleyince "aynı anda hem metalci işi kafa sallayıp hem de disko ritminde dans eden başka biri olamaz, bu kesin leo'dur" deyip yanına gittim. bi dursun da yüzünü göreyim diye dürttüm oğlanı. bir an durup "kim lan bu, beni dansımın ortasında rahatsız eden münâsebetsiz ?" dercesine kafayı kaldırdı  ve üç dört saniyenin sonunda ben olduğumu fark edip üzerime abandı. yüzünü hâla tam seçememiştim ama içimden "evet eminim bu kesin leo dedim" o sarılırken. (e ben de çok sarhojdum sonuçta.)

bir de bu devrik, düşük ve de kopuk cümlelerimden anlaşılıyor mu bilmem ama bu yazıyı çok büyük ve de derin bir heyecanla yazdım. çok uzun zamandır görmediğim ve görmediğim süre boyunca içimden hep "nerdesin be köpek!" diye andığım birini bulabilmiş olmanın heyecanıyla. öyle işte.. bir ara blog adresini de yollayayım ona bari de okusun neler olmuş o etrafta yokken. bir de okuyacak diye leo'ya not! çok özledim lan allahsız! 

not: görsellerin siyah beyaz olanı leo'nun beni balo sokak'ta çektiği bir foto idi. ama sonra üzerinde oynayıp bu hale getirmiştim. vapurdakini ise birlikte yaptığımız bir altınoluk tatilinden dönerken çekip ta o zamanlar fotoşopladıydım öylesine. her ikisine de her baktığımda bol bol andım yani leo'yu. alttaki ise bahsi geçen altınoluk tatilinde sarhoş olup gülecek şeyleri bitirmemiz ve neye gülsek acaba diye aranırken yaratıp, adını "üzüm adam" koyduğumuz sanatsal procemiz. aslında süper fotoğraflarımız da var ama anonim olunca paylaşamıyorum tabi. neyse hadi bu kadar dağılın. 



heağ bir de bu var, burada daha önce paylaştığım, Leo özlemeli bir msn hatırası. 
(o zamanlar msn vardı evet) 

15 Mar 2014

Berkin için okunacak duamız var..

Erenler, canlar, dostlar, yarenler
Yüzümüz yerde, özümüz dâr'da
Elimiz bağlı, yüreğimiz dağlı
Gözümüz yaşlı, bağrımız ateşli
Yaşam bitimli, acılar bitimsiz

Yer anamız, gök atamız
Doğada doğduk, topraktan var olduk
Bir tende can bulduk, bir bilinçle özgür olduk
Kişi kötü demeyelim, işi kötü diyelim
Bağışlamak en büyük emek
Emeğiniz varsa bağışlayın

Toprak ana bir canı bağrına basıyor
Ateş külde söner, acı yürekte diner.
Acı paylaşıldıkça azalır,
Sevgi paylaşıldıkça çoğalır.
Acılar azalsın, sevgiler artsın.
Kinler bitsin, dostluklar pekişsin.
Yeni yaşamlarda yeni çiçekler yeşersin.
Allah kalanlara uzun esenlik dolu yaşam versin.
Erenlerin, evliyaların ruhu sinsin.

Hacı Bektaş Veli, Hatayi Sultan, Pir Sultan ruhunu pak etsin
Gerçeğin demine hû! Ya Ali. "



çünkü başka ne gelir elden hâla bilemez haldeyim..









11 Mar 2014

ne yapayım ben şimdi.. ne yazayım..

beddua mı edeyim, kaçıp gidip annesine mi sarılayım. açıp sabaha kadar halk tv falan mı izleyeyim. bin defa baktığım fotoğraflarına mı bakayım.. 



sabah işe gidince aldım haberi, sandalyeyi çekmiştim tam oturmak için, oturamadım. nasıl oturayım? ne yapayım ben şimdi? isyan etsem faydası var mı, sussam gönlüm razı değil..




her gün bir ritüelimiz var çocuklarla. her sabah sınıfa girerim, beni ayakta beklerler ve bu kuraldan nefret etsem de baskı var üstümde aksini yapamam. ama bu saçma kuralla da dalga geçmeyi öğrendik birlikte. her sabah onlara başka şekilde günaydın diyorum ben. mesela hava güzelse "günaydın günümün ışıkları"  yağmurluysa "günaydın yağmur damlalarım" önceki günden beni üzdülerse "günaydın tembel tenekelerim" gibi. ama en güzeli onların buna yaptığı katkı.. eğer ben onlara "günaydın gün ışıklarım" diyorsam bana "günaydın gün ışığı öğretmenim" diyorlar ve "günaydın tembel tenekelerim" ise cevapları hep bir ağızdan: "günaydın tembel teneke öğretmenim" 

sanırım yapmaya çalıştığım şey en kısa tanımıyla varolan hiyerarşiyi kaldırmaya çalışmak, ya da aramıza örülmeye çalışılan duvarları.. dikey bir ilişkiye verdiğim tepki.. beni daha çok sevsinler diye de yapmıyorum bunları, onlar zaten her şeyi sevmeye hazır.. öyle bir hazırlar ki buna.. 




bu sabah yine girdim sınıfa. ne desem bilemedim, haberi alalı ya on dakika olmuş ya on beş.. günaydın çıkmadı ağzımdan, çıkamadı. bugün gün aydın değildi. "bugün çok mutsuzum." dedim. "neden?" dediler. "size söyleyemem, kötü bir haber aldım." dedim. susarak baktık karşılıklı uzun uzun. ısrar ettiler, sebebini sordular. "söyleyemem, küçüksünüz daha." dedim. nasıl söyleyeyim? bir çocuk vardı, ekmek almaya giderken polis ateş etti ona, sonra hastanede yattı aylarca ve bu sabah öldü. mü diyecektim? ne diyecektim? 




hep sarılırım ben onlara. asla "hadi, şimdi zamanı değil!" demem. bazen dersin ortasında kalkar gelir sarılır yerlerine otururlar. bu anormal durum, o dört duvar sınıfımın içinde öyle bir normalleşti ki zamanla. ben tahtada otuz beşten yirmi beşi çıkarırken öylesine kalkıp sarılan, kafasını göbeğime göğsüme dayayıp sonra sessizce yerine geri oturanlar var içlerinde. bu çok acayip geliyor bana, tek istediği üç, bilemedin beş saniyelik o his. hem kendimi hem onları niye mahrum edeyim bundan? edemem.. ama bugün daha çok sarıldım onlara. baktıkça içlendim,  içlendikçe  of çektim sesli sessiz.. 



sonra kendimi eski ve yorgun solcular gibi hissettim. içimden hiç bir şey yapmak gelmedi bugün. ne yapacaktım ki. bomboş ve bok gibi bir gün geçirdim. eve geldim. internete girdim. her yer berkin, her şey berkin.. twitter, facebook, bloglar.. okudukça okudum, aynı resimlere bin defa baktım. her f5 tuşunda aynı yazılar. herkes üzgün, herkes suçluluk duygusuyla dolu, herkes isyanda.. saatlerdir okuyorum. kaçmaya çalıştım sonra internetten. ne zamandır karmakarışık olmuştu harddisk. bari onu düzelteyim dedim. yeni klasör, kopyala, yapıştır, sil.. ne yapacaktım ki..candy crush mı oynayacaktım? şiir, beddua paylaşıp, profil fotoğrafıma berkin mi koyacaktım? peki kaç gün sonra değiştirecektim fotoğrafı? ne olacaktı da değiştirecektim, kırkı çıkınca mı? 

bu nasıl bir acizlik ben bilemedim. ilk gününden bu güne berkin'i düşünmeden bir gün geçirmediğimi farkettim sonra. sonra ayrı bir suçluluk duygusuyla kavga ettim. hani ceylan, hani uğur, hani diğerleri?

yıllar önce beyoğlu'nda bir barda çalışıyordum. komilik yapan bir çocuk vardı, türkçe biliyor ama az. hakkari'den yeni gelmiş. adı ahmet ve henüz 18 yaşında. bana hep "abla" diyordu. aramızda da sıksan anca üç ya da dört yaş var. bir gün aldığı paranın yetmediğinden şikayet etti. dedim ki "ahmet, sen istanbul'a neden geldin?" anlatmaya başladı. hakkari'nin bir köyünde yaşıyormuş ahmet 2 sene öncesine kadar. bir gün mezra açıklarında, babası önde ahmet arkada yürürlerken babasını vurmuş askerler. ahmet kaçmış hemen, uzakta bir ağaca saklanmış. askerler fark etmemiş bile ahmet'i. olan biteni, gizlendiği ağacın arkasından izlemiş. babasının yanına kadar gelip kahkahayla bir kurşun daha sıkmış askerler. "yakın mıydın ahmet?" dedim, "gördün mü kanları? " ne görmesi abla, kanın kokusunu gördüm hem nasıl, gitmiyor koku burnumdan hâla." dedi. sonra koşmuş, askerler uzaklaşınca. gidip amcalarına, annesine haber vermiş. toplaşıp gidip almışlar babayı, gömmüşler aynı gün. e dedim "neden şikayet etmediniz?" öyle bir baktı ki bana. "sen ne diyorsun? gerçekten sordun mu bunu?" dercesine. böyle hikaye duyunca saçma soru sormadan duramıyor galiba insan. düşününce, cidden gerçekten sordum mu ben bunu? ne ahmaklık?

sonra ahmet sığamamış oralara. zaten evde yoksulluk diz boyu. annesi demiş "git oğlum git de bari kendini kurtar, hem bize de belki iki kuruş faydan dokunur" o da gitmiş işte.. 

peki ben şimdi ne yapayım? berkin'i "devrim şehidi" diye ananlarla kavga mı edeyim? ne şehidi lan! berkin çocuktu, çocuk kaldı!" mı diyeyim? şehitlik kavramı götünüze girsin mi diyeyim? sonra seksist küfür ettim diye kendimle mi çelişeyim? ne diyeyim ben? nasıl bağlayayım cümleleri birbirine ben? hangi kafayla yapayım bunu? bütün gün gözünden yaşlar akan abime mi gideyim ilk uçağa atlayıp, yoksa tam bu saatlerde, evde berkin'in helvasını kavuran anneme mi gidip ağlayayım? ben ne yapayım şimdi? bu yazıyı bitirip nasıl gidip yatayım yatağıma?  ne yapayım şimdi ben? 


"sen gazdan kaçamazsın anne, parayı ver ,ben gidip alayım hemen koşa koşa.."







9 Mar 2014

the rum diary ve bir takım yozlaşmalar..

dün gecenin bir vakti uykum kaçınca "off bari bir coni filmi açayım da az gözüm gönlüm şenlensin cumartesi cumartesi" dedim ve her seferinde olduğu gibi yine güzel bir film izledim. yani insanın bir tane mi izlenemez, sıkıcı vs filmi olmaz! canımsın coni! hayır zaten 90 dakika falan öyle boş beleş dursan ben yine izler "ne süper filmdi" derim o yüzden benden objektif film değerlendirmesi beklemeyin piliiiz.



ofişıl tıreylır

düşün ki coni'nin o saçları alnına alnına döküldükçe ben içinden zılgıtlar atan "zülüf dökülmüş yüze aaaman.. aheyyyee aheyye" diye çığıran bi insanım sonuçta.


bu arada anladığım kadarıyla Johhny bu filmde birlikte oynadığı sarı gacı Amber Heard için bebelerinin anası Vanessa Paradis'i terketmiş. sonra bir iki fik fik sonrası Amber de Maria DeVillepin isimli abla için Coni'yi şutlamış. olaylar olaylar.. 

ama yani etme bulma dünyası kardeş napcan. 





4 Mar 2014

yazmazsa ölecek hastası.

aslında ev temizlemek de bi çeşit meditasyon..

bir çocuğa edilebilecek en büyük ayıp, ona "yaramaz" demek. çocuklara sakın öyle demeyin. illa bir şey söyleyecekseniz "uçarı" diyin. çünkü onlar sadece uçmak istiyor bazen..

son günlerde en çok "Bilal'e anlatır gibi anlatmak" deyimine gülüyorum. sahip çıksak da kalsa bu böyle sonraki nesillere..

"history" kelimesinin "his story" tamlamasından geldiğini öğrendiğim andan beri resmi tarihten ve cinsiyetçilikten daha da nefret eder oldum..

keşke bu yaz bi festival olsa, sevdiğim gruplar gelse, hatta çadırda uyusam..

çünkü 21 Mart'ta Nouvelle Vague geliyor (İstanbul'a) ve ben gidemiyorum.. :/

bir ay içinde üç Emrah Serbes kitabı bitirip bir de Behzat Ç. filmi izlemem abartmak değil de nedir?

bir kere de böyle Sabahattin Ali'ye takmıştım. on yedi yaşındayken. elime geçen ilk kitabı öyle bi sarsalayıp yere devirmişti ki beni kalkabilmek için tüm kitaplarını okumam gerekmişti ve bu, dolu dolu bir mart ayımı almıştı. o ara "evden istemediğim sürece çıkmamak gibi bir lüksüm" olduğunu ise şimdi fark ediyorum. böyle aydınlanmanın ağzına köpekler sıçsın.

"ruh eşiniz hangi yazar?" diye bi test çözdüm, Oğuz Atay çıktı.. birbirimize bile tutunamazdık biz onunla, isabet olmuş.

yeni insanlarla tanışmadığın, her gün aynı insanlarla çalıştığın ve bu insanların kendilerini bir gıdım olsun değiştirmediği bir yerde çalışmak çok kötü. ama işin içinde çocuklar varsa o başka. çünkü "her insan bir dünya"dır sözünden de ziyade her çocuk her gün bambaşka bir dünya olarak sürdürüyor gelişimini. ve buna "oradaki" en yakınları olarak şahit olmak tarifi imkansız, müthiş bir deneyim.

eylül-ekim gibi sınavsız ikinci üniversite olayına gireceğim galiba. ama hangi bölüm hâla bilmiyorum. 

bu arada klavyede şapkalı a (â) yapmayı öğrendim az önce. shift+3 yapıp sonra harfe basınca şapkalı oluyormuş. bunu da buraya koyayım ki unutmayayım.

16 yaşındayken mi ne, Karga diye bir adam vardı İstiklal'de gezinen. barın birinde, komün halde otururken okuduğum kitaba bakmak istedi. uzatırken içinden daha önceden yazdığım ve sonrasında ayraç olarak kullandığım yazı düştü. okudu, çok beğendi. sonra çıkardığı fanzine yazmamı istedi. sanırım bir beş sayı falan yazdım ama gerizekalı ben! hepsini kaybettim o fanzinlerin sonra. işin kötüsü fanzinin adını bile hatırlamıyorum şimdi. 

bu satırları okuyan ve şu sitenin neden aktif olmadığına vâkıf olan varsa (evet â yapmayı öğrendim ve bokunu çıkarmak hakkım.) bi söyleyebilir mi sebebini?  bkz: prensese mektuplar
hayır başka bir adreste devam ediyorlarsa bileyim. (üzgün surat)


allah sizi inandırsın yarın yine altı buçukta kalkmak zorundayım. gideyim de yatayım bari ben. 

son olarak: rabbim kimseyi lisa minelli usulü selfiyle sınamasın. 



bu da yazının şarkısı 


gudnayt evribadi si yu suun..

23 Şub 2014

size biraz istanbul'u anlatayım..

ömrümün geçtiği istiklal caddesi'ni hiç böyle görmemiştim. bir saatten sonra iyice şantiye haline dönüşüyor. aynı anda bu kadar çok binanın aynı anda yerle bir edildiğini de ilk kez gördüm. çoğumuzun evinden daha sağlam olduğuna adım gibi emin olduğum binaları yıkıyorlar "tehlikeli" diyerek. hadi ordan! o binaların sizin salyalarınızı akıtan rantı yok bu halde, hepsi bu. bir de sokakları bu kadar yavan, masa sandalyesiz göreli sanırım bir 10-15 sene olmuştur.. caddenin ruhunu alışveriş merkezleri ele geçirmiş resmen, gözüme inanılmaz yabancı geldi her yer.. yürürken içimden iş makinalarına doğru "dağılın lan!" diye nara atmak geldi..  allah belanı versin misbah! 

meydan desen ayrı bir kafa. bırak taksim'i, kendimi hiç bu kadar büyük ve boş bir yerde bu kadar sıkışmış hissetmemiştim. 

yolun altından geçen koca koca tüneller, tünellerin içinden geçen bilmem kaç şerit yollar, taksiyle bekar sokak'tan beşiktaş'a çıkabilmek için bu tünellerden geçmeye mecbur olmak.. senin de allah belanı versin kadir!

dolmabahçe desen hiç girmeyeyim, koskoca inönü yok! beleştepe de yok! o yüzden sarı dolmuşta taksim'e tırmanırken kafamı neyse ki hala duran itü merdivenleri'ne çevirdim ikinci üçüncü geçişlerde. yüreğim dayanmadı daha fazla bakmaya.

annemin yaşadığı ve benim hiç bilmediğim yaka ise hep sıkıcı, hep yabancı. o kısımlardaki değişikliği fark edecek kadar hakim değilim konuya ama cehennemin dibi olduğu kesin. neyse ki yakında oradan taksim sarı dolmuşlarının çalışma ihtimali varmış. (dua dua dua...)

çiko'nun istanbul'u bilmediğine ilk kez bu gittiğimde ayıktım. 1 kilo daha eksik olsaydı uçakta kabine alabilecektim onu ama kısmet değilmiş. tanrım esirgesin de mecbur kalmadıkça onu bagaj kısmına vermem asla! çok kötü öyküler var çünkü bununla ilgili duyduğum. yovv novv! ama çok isterdim onunla istanbul'un bi parkında coşmayı. 

hani daha önce burada "entre les trous de la memoire/hafızanın boşluklarında" ile aramızdaki derin aşktan bahsetmiştim. anne kıyağı / ev hediyesi olarak salonumuzda asılı şimdi. koskoca tabloyu (90x120) getiremeyeceğimiz için tahtalarını değil sadece kanvasını bez olarak alıp, rulo kartonda getirmeyi başardık sağ salim. halep pasajı'nın giriş katındaki dükkandan aldık, tükkancı abi güzel indirim yapıp daha da güzel ilgileniyor haberiniz olsun. 

aklıma daha fazla yazacak şey de gelmedi şimdi.. 

bir de bir pazar öğleden sonrası en iyi ne yapılır diye düşünüp PJ20 belgeselini izlemeye karar verdim bugün. ne zamandır aklımdaydı ve iyi ki de izledim. çok acayip şeyler geldi gözümün önüne maziden. (yaş 31, artık mazi sözcüğünü kullanabilirim)

bu da yazının şarkısı:

ne güzel konser öyle, şarkı zaten bi tane 


19 Şub 2014

...

...
ben şiir yazamam
ama güzel gülerim
sonra gider bir de
kalabalığa karışırım
...

15 Şub 2014

hava çarpmış..

çünkü bu kadar sıkılmanın başka bir açıklaması olamaz değil mi.. havadandır, kış depresyon verir değil mi.. öyledir umarım..

Adam Oehlers













29 Oca 2014

bugün..

bugün bir ara, birisi öyle küstahça bir şey dedi ki oturduğum yerden kalkıp, kendisine sağlam bir tokat çakmak istedim. ama yani nasıl tuttum kendimi bilmiyorum. ve iyi ki tuttum. 

yine de hala geçmedi içimdeki o istek. 

başka bahara. 

28 Oca 2014

3..2..1..

bolbolserinhavagezmesimasumiyetmüzesiceylanertemkonseriperasinemasındabirfilmkargörmeumuduotobüsebinmekmetrodaninmekanneyemeğiabikahkahasıişyapmakzorundaolmamakbilgisayaradokunmamakarkadaşlarkuzenlergeceoturmalarıgündüzuykularıistediğimkadarkahvebelkigözlüksahibiolmak...




19 Oca 2014

"evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.."

bir zamanlar kendimi en rahat hissettiğim yerlerden biri, ortaokulda gittiğim gitar kursunun olduğu binaydı. bir kere tanıdığım, bildiğim her yere çok yakın, hepsinin ortasında bir semtteydi. ortaokuldaki bir çocuğun bildiği semtte olması her zaman güvende hissettirmez mi? ayrıca o binada babamın bir sürü arkadaşı vardı. kursta sevdiğim ya da tanıdığıma sevindiğim insanlar vardı. mesela kendisine gidip "abi şimdi ben gitar çalcam ya, e peki sence ben ne dinlemeliyim?" diye sorduğum soruya "sen git bir kaç eric clapton kasedi al abicim gitarın nasıl çalınması gerektiğini öğrenmek istiyorsan, git onları dinle" diyen bir gitar hocam vardı. dediği gibi yapıp aldım kasetleri ama 12 yaşında bebe ne anlar clapton'dan. sonra utana sıkıla gidip "abi sen bana bunu dinle dedin ama ben çok sıkılıyorum" dedim bir gün. tuncay abi aşağı baktı yukarı baktı, ne dese bilemedi sanırım. sonra da " bak nirvana diye bir grup var, git onu dinle bari. en azından gitarın nasıl çalınmaması gerektiğini öğrenmiş olursun.." deyip yolladı beni. 
bi kasetçi vardı o zaman, o semtin en işlek yeri belki de..  gittim dedim "ben nirvana albümü almak istiyorum." satıcı çocuk "buyrun" dedi "bu taraftan" ve beni üstünde grunge yazan bir reyona doğru yürüttü. ama tabi ben sırtımda boyumdan büyük gitarla rahat hareket edemediğimden, tam bi gerizekalı gibi bi döndüm bütün kasetler yere devrildi. eğileyim de toplayayım derken gitarın sapı da kafama çarptı eğildiğim gibi. zaten kış günü, üstümde koca bi gocuk.. çocuk da sağolsun yardım etmeye çalıştıkça ben iyice utanıp mal mal dönüyorum kendi etrafımda. bu anlattığım sanırım bir dakika sürmemiştir ama bana sorsan ömrümü verdim ben orda.. neyse, az bi dengemi falan sağlayıp kafayı doğrulttuğumda çocuğu devirdiğim nirvana kasetlerini dizerken buldum. "hangisini istersiniz?" diyen çocuğa albümlerin isimlerini bilmediğim için cevap da veremedim. tam o anda kasetlerden biri ilişti gözüme. kapağından çok etkilendim. bunu ve bunu dedim ve anca iki haftada falan biriktirebildiğim iki kaset parasını kasaya apar topar ödeyip çıktım dükkandan.. ve aradan yıllar geçti..

gitar kursuna devam etmedim, gitarı da bir iki tıngırdatsın diye birine verdim geri getirmedi bir daha.. ama evimden istiklal'e gittiğim her gün o binanın önünden geçtiğimde hep gülümseyerek baktım otobüsün camından. şimdi belki edebi olsun diye böyle yazdım sanıyorsunuz ama değil.. o bina benim için ergenliğimde kendimi güvende hissettiğim ilk yerdi.. mesela o yıllarda asansöründen korkmadığım tek binaydı o bina. çünkü hem iskeleti bile görünen o eski usul asansörlerdendi hem de o binada beni kurtaracak çok kişi vardı.. 

işte böyle yıllar yılı hep otobüs camından gördüğüm, ya da kapısının önünden geçerken kapısına kimseye hissettirmeden selam çaktığım o apartmanı bir gün televizyonda gördüm. babamla tv izliyorduk, kahve yapıp yeni oturmuştum koltuğa. uzaktan ne olduğu anlaşılmayan bir karede. ekranın altında büyük harflerle "SON DAKİKA" yazıyordu. onun da altındaki yazıda açıklaması.. 

"ERMENİ GAZETECİ HRANT DİNK AGOS GAZETESİ'NİN ÖNÜNDE SİLAHLI SALDIRIYA UĞRADI". 

babamla anlamaya çalıştık ne olduğunu. ikimiz de içimizden "ölmemiş olsun, lütfen ölmemiş olsun" diye geçiriyorduk. spiker yaşamını oracıkta kaybettiğini söyledi. gözüm sebat apartmanı'nın kapısındaydı ve sonra fark ettim yerde yatan hrant dink'i.. buz gibi yerde.. dönüp babama baktım. gözünden bi damla yaş aktı babamın, farkında mıydı bilmiyorum ama bana dönüp "biliyo musun bizim oralıydı" o da dedi.. "ben onu istanbullu sanıyordum" dedim. kafasını televizyona çevirdi "ne farkeder" dedi. ikimiz de sustuk.. 

sonra öğrendim aslında bizim oralı da değilmiş.. ama ne farkeder..

en kötüsü çaresizlik, en kötüsü ocağın 19unda yerde yatıyor diye üşüyeceğini düşünmek, en kötüsü bir zamanlar kendimi en güvende hissettiğim apartmanın,  çok büyük ihtimalle onun da kendini en güvende hissettiği yerken böyle olması, en kötüsü o günden sonra sebat apartmanının değil önünden geçmek utançtan, tarafına bile bakamamak.. en kötüsü arkasından acıyla "sevgilim" diyen kadının koynundan ayrılmak, en kötüsü bir bebekten katil yaratan karanlık.. en kötüsü ne farkeder.. hepsi kötü.. çok kötü..

ne söylesem bilmiyorum.. ama kalbinize kötülük sokmayın be insanlar..

"..Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. 


Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. 
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. 


Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. 
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? 
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. 


Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, 

ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. 

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.." HRANT DİNK / 7 ocak 2007 


bir de bunu dinleyin. arto abisine yazmış, biz de abimize dinledik..

14 Oca 2014

yorgunluk ve uykusuzluktan uyuyamamak

belki de tek ihtiyacım olan yeni bir dövmedir sadece.
bazen çok hevesleniyorum.
sonra heveslenmek bile yoruyor sanki.


yani çok uykum var. 
iyi geceler.

11 Oca 2014

eşcinseller evlenebilmeli.

çünkü ben ve arnin beyim, iki heteroseksüel kişi olarak devlete evliliğimizi onaylattık." ileride birimize bir şey olursa yıllar içinde yaptığımız tüm maddi çaba diğerinindir" ismini verdiğim yasa ile diğerimizi güvenceye alabildik. mesela ikimizin de köpek gibi çalışarak aldığımız evimiz, bana bir şey olsa arnin'indir. ya da aksi.. kötü kötü düşünmek çok kötü hissettirse de  ikimizin bilinçaltında bu güven var. en azından bu var..

peki ya ikimiz de erkek olsaydık mesela.. birbirimizi çok sevecek ama evlilik yolu ile bunu güvenceye alamayacaktık. basitleştirirsem eğer: lgbti çiftler hayat boyu birlikte çalışıyorlar. herkesin canına okuyan mesai şartlarına boyun eğerek, ortak maddi külfetlerin altına girip ev sahibi oluyorlar. Mehmet ev kredisini öderken Barış tüm kazancı ile evi çekip çeviriyor mesela. sonra bir gün Mehmet ölüyor. Barış ile evli olamadığı için Barış o ev üzerinde hak talep edemiyor. sonra Mehmet'in, eşcinsel olduğu için kendisini yıllar önce reddeden ve ne maddi ne manevi hiç bir desteklerini görmediği ailesi ortaya çıkıp Barış'ın elinden yıllarca çalışıp didindiği ve en az Mehmet kadar hak sahibi olduğu evini elinden alıyor. çünkü neden? çünkü ev Mehmet'in ve tapu da Mehmet'in üstüne. Barış Mehmet'in ailesi değil ki! 
BOK DEĞİL!

bir başka örnekle devam edelim.. Ayşe ve Gönül birbirinin her şeyi. sevgiliden de fazlası.. yıllardır birlikte yaşıyorlar, aileleri onlarla görüşmüyor bile ve her iyi ve kötü anda sırt sırta direnmişler. hayata, hayat şartlarına, en çok da "ailelerine". 

sonra bir gün Ayşe bir kaza geçiriyor, hastane ve tıbbi işlemler... her market alışverişinde bir değil iki kişilik orkid alan Gönül hastanede Ayşe'yi ziyaret edemiyor. çünkü neden? çünkü Gönül, Ayşe'nin birinci dereceden akrabası sayılmıyor, çünkü Ayşe'nin annesi öyle istiyor. Gönül kim ki? Ayşe'nin kocası mı babası mı? işte tam bu noktada Ayşe'nin annesinin allah belasını versin! doktorlar ailenin onayını almak gereken bir işlem için imza peşinde koşuyorlar. son 15 yılını Gönül'ün koynunda geçiren Ayşe yattığı yerden kimselere sesini duyuramazken Gönül çaresizce bekliyor. devlet diyor ki, Ayşe'ye bir koca lazım onun seçimlerini yapmak için. ya da anne ya da baba, belki kardeş! Gönül kim ki? 

bunun bir de suç ve ceza versiyonu var. bütün hayatını birlikte inşa eden, her iyi ve her kötü günde en çok birbirine ihtiyaç duyan lgbti çiftlerden birinin başı belaya girdiğinde ve parmaklıklar ardına düştüğünde diğeri onu ziyaret edemiyor. çünkü birinci dereceden akrabası sayılmıyor. heteroseksüel çiftler nişanlı bile olsalar babacan devlet onları bağrına basabiliyor ama bu durumda yok öyle şeyler. "biz mi dedik lan ibne olun diye!" 

bunu buraya yazdım çünkü mecburi olarak bana verilen çevrede, (mesela okul ve iş gibi) sohbet ederken konular bu kısma geldiğinde şunu diyen çok insan gördüm: "ya eşcinsellik kendi seçimleri ama yani evlenmelerine izin vermek de oha yani artık çok fazla. ayrıca yaşasınlar ne yaşıyorlarsa, illa evlenmeleri mi lazım!" bu cümleyi her duyduğumda yukarıda yazdıklarımı özetledim onlara.. "evet canım, eğer istiyorlarsa evlenmeleri lazım. çünkü onları başka türlü koruyan bir sistem, yasa vs yok henüz" diyerekten epey tatlı tatlı çemkirmişliğim vardır. yalnız en güzeli ben bunları anlattıktan sonra bir kişi de çıkmadı "yine de hayır!" diyen. tüm bu varyasyonları kime anlattıysam "haklısın" dedi bana. zaten üzerine 1 cümleden fazla kafa yorunca aklı olan hiç kimse "hayır yine de hayır" diyemez. kalbi olmayan der ama. ki onlar da var tabi fakat kalpsiz olduğunu hissettiğim kimseye de bunları anlatmaya gerek duymamışım sanırım.. her neyse yine konu dışına çıkmadan bitireyim..

lgbti çiftlerin evlenmek için kimsenin onayına gerek duymadığı bir sistem istiyorum ben. sebebi de işte bunlar. belki burayı okuyan ve işin bu kısmını düşünmemiş biri varsa üzerine düşünsün istedim. bu yazıyı da ondan yazdım.. 

lütfen artık eşcinsel deyince aklınıza şakadan, komiklikten, renkli kıyafetlerden, bülent ersoy'dan falan başka şeyler de gelsin. bu yazıya iliştirebileceğim çok şey var ama en azından bunla bi başlasak fena olmaz.. he bir de gökkuşağı görünce aklınıza direkt gelebilirler bak onda sorun yok :) 

bir de aşağıdaki resme tıkayıp izleyin lütfen. ve neden bu kadar insanın orada olduğunu, yürüyüşün isminin neden "onur yürüyüşü" olduğunu, o anne babaların neden çocuklarıyla birlikte yürüdüğünü düşünün. sonra bir daha izleyin.. 

ayrıca her 
"benim eşcinsel arkadaşlarım da var, çok iyi insanlar
dediğinizde kutuplarda bir lgbti penguen ölüyor. 

neyse ben kahve yapmaya gidiyorum şimdi.. öps..

7 Oca 2014

başlığı "aslında yorgunluktan ölüyorum" olan yazı

ara sıra lady gaga olasım gelmiyor değil. geliyor. ama sonra hemen vazgeçiyorum.  şovbiznıs bana göre değil.

istanbul'un en ama enn çok konserlerini özlüyorum.. 

arkadaşlarımın içinde ne çok kitap yazan var, geçen gün de bunu fark ettim.

ilkokuldayken sınıftan bi arkadaşım, burnunu karıştırırken parmağını yanlışlıkla beynine sokan çocuğun hikayesini anlatmıştı da ne korktuyduk.

5harfliler basılı yayın olarak da çıksa keşke. hatta böyle aylık sanat dergileri gibi, harita metot defter formatında. okuyup okuyup, kitaplığa dizsem sonra baştan okusam falan.. 

hiç sevmediğim biri ile aynı şarkıyı seviyorsam ayyy o içim nasıl acıyo, ay nasıl salak salak dertleniyorum. anlatmam mümkün değil.

düşündüm de uzun zamandır, 'hiç sevmediğim' biri de yokmuş. erdim ben.

yeni keşfettiğim ve gerisin geri okumaya başladığım iki blogdan biri fermina daza diğeri de ev anası. bence siz de okuyun. 

çiko'nun kulağında sivilcemsi bir şey çıktı sonra biraz bekleyelim dedik şimdi gitgide beyaz bi haleye dönüşüyor. sanırım mantar oldu yine. doktora götürmem lazım. benden çok doktora gittiği bi gerçek.bu arada annemin sonsuz ısrarları sonucu şubatın ilk günü istanbul'a gidecek olan ilk uçağa bilet almış bulunmaktayım. çiko'yu bu kez de arnin'in annesine bırakıyoruz. allahtan kadın köpek sever bi kişiymiş. 

geçen gün bir dolu insan kalktık tiyatroya gittik. oyunun başlamasını beklerken yanımdaki kemalist öğretmenin gözlerini bi yer dikmiş halde "ay şeytan diyo, kalk şunun kafasındakini yere çal" dediğini duyup kafamı o yöne çevirdim. türbanlı ve kotlu bir kız gelenlere yer göstericilik yapıyordu. dönüp dönüp bir daha baktım sonra. ne vardı ki bunda. en fazla 20-21 yaşında bir genç kız, torun torba sahibi, hem nene hem de öğretmen olmasından kelli gayet hümanist olması gereken bir insanı nasıl bu kadar çirkinleştirebilirdi! "o da öyle seviyor hocam, öyle istiyor belli ki" dedim. "ayy yok ben hiç sevmiyorum" dedi cık cıklamaya devam ederek.. bir de suratıma baktı baktı, "ay senden hiç beklemezdim bunu mu koruyorsun şimdi" dedi bana. he nenem he, mini etek giyiyoruz diye toplaşıp türbanlı dövüyoruz biz hobi olarak. allah bütün faşist kafaları ıslah etsin. (tam bu kısma bir nur serter fotosu koyacaktım ama blogumu kirletmemeye karar verdim)

bulunduğum memleket türkiye'yi hiç aratmıyor maşallah 3 haftada benzine 5 kez zam geldi. her sabah işe giderken arnin bey'im beni ve çok sevgili iş arkadaşım pikaçu'yu işe bırakıyor ve o esnada radyodan sabah haberlerini dinliyoruz. artık sabah eğlencemiz, benzine zam var mı yok mu diye bahse girmek resmen. niye çalışıyoruz bilmiyorum ben artık. 

bu arada artık nasıl bi kapitalist sistem köpeği olduysam, canım çalışmaktan çok sıkılınca hesap makinesini açıp mezun olduğumdan beri kaç para kazandığımı hesaplıyorum. sonra da o parayla neler neler aldığımı düşünüp, çalışma isteğiyle doldurmaya çabalıyorum kendimi.. bi nevi şarzz..

hayatımın hiç bir döneminde ehliyetim olsun, araba kullanayım gibi bir tutkum olmadı. tutkuyu bırak içimden bile gelmiyor. sadece abimle eskiden mesela böyle ekşınlı, korkulu morkulu filmler izlerken, hani kahraman, sapık katilden kaçıyordur da en sonunda evden koşarak çıkar ve kapının önündeki aracına ulaşşıp vırrnn vırrnn diye aniden kaçmayı başarır arabayla. işte bi o zaman derdik "bak ehliyet şart!" neyse ama onun dışında hiç aklıma gelmez araba kullanma gerekliliği. demin nette dolanırken gördüm zaten bana ehliyet vermezlermiş. bende göz tembelliği var çünkü. bir gözüm %100 görürken diğeri "banane yeaa o çalışıyo nasıl olsa, ne kascam kendimi" diyerek %40 görüyor. işte öyle olunca vermiyollarmış. düz ayakkabıyla yürürken durduk yere düşebilme yeteneğimin yanına bunu da yazmış oldum böylece.
"sol gözümle sağdaki gibi görürken onu kapayınca sağ gözümle soldaki gibi görüyorum" isimli görsel
bu aralar yemek yemeyi sevmiyorum. yani oturup öküz gibi yiyorum ama bence bu tamamen bir alışkanlık. acıkıyorum diye de yiyor olabilirim tabi ama nasıl desem, zevk almıyorum bence bu işten. işte artık alışkanlık mı mecburiyet mi bilemiyorum. zaten 9 insan ve 2 köpekle, epey de eğlenerek kutladığımız yılbaşı akşamı mide mide değil mamak çöplüğüne dönmüştü. 

bir de aynı gecenin sofrasına eşlik eden dünyalar güzeli ayva şarabı için betunoir hanımıma buradan bin defa daha kokulu öpücüklerimi yolluyorum. ta şirince'den denizler ötesi bir memlekete şaraplar yollayan ellerinden hasretle sıkarım. 

solda olmasını istediğim, sağda ise olduğum halin
 hallicesi. homeless style böyle bişi sanırım.
bütün ömrümün geçtiği istanbul'a nazaran çok daha bir sıcak olan bu şimdi yaşadığım memlekette aslında gayet feyşıngörl havalarıyla dolaşan bir kız olmam gerekli benim ama olamıyorum allah kahretsin. yıllar geçtikçe daha da üşüyorum. ben de istemez miydim v yakalı hafif dekolteli bluzumu, kuşlu kolyelerimle kombinleyeyim ha! ama olmuyor olamıyor. sırf bu üşüme halinden dolayı bütün kış boynumu ben bile banyodan banyoya görüyorum. boynumda koca şallar, sırtımda kabanla çoban gibi geziyorum resmen. bütün gün opak çoraplar içinde kalmaktan eve geldiğimde beceklerim kaşım kaşım kaşınıyor. burada doğalgaz falan da yok. klimayla ısınıyoruz ısınmasına evde ama o da bi yerimize kaçcak du bakalım.  

(bu arada allah vermiye, olur da big boss blogumu patlatırsan, sana iki çift sözüm var: üstümüzden milyorlar kazandığın o iş yerinde biz donuyoruz hacı amca. bi ara paraya kıyıp o klimaları tamir ettirsen çok iyi olur. )

zaten ne kadar ayılıp, bayılsam da topuklu ayakkabı giymeyi de beceremiyorum. markafoni'de falan görüp görüp aldım bi dünya ama artık almıyorum yemin ettim. yürümeyi falan beceriyorum da maximum 2 saat sonra ayaklarımın altı zom zommm. fankyuuu..

demin baktım da bir anda ne kadar çok şey yazmışım öyle. hadi yeter bu kadar, gideyim de biraz da sağa doğru yatayım. çünkü bir kış akşamısı yatmak en güzel şey.. 

kış ve şömüne temalı gif kıyağı


5 Oca 2014

15 yaşındayken..

annemle babam hep kavga ederdi, ben de evdeki huzursuzluğa dayanamaz soluğu dışarıda alırdım.. 
15 yaşındayken hafta içi yemez içmez, bütün paramı biriktirir sonra da gider o zamanın haftalık karikatür dergilerini alırdım..
15 yaşındayken dergilerden artan paramı hafta sonu arkadaşlarımla istiklal'de harcardım.
15 yaşındayken en büyük derdim, istiklal'de gittiğimiz o bir kaç barda, morg'da gizli bahçe'de bize kimlik sormaları idi.. 
15 yaşındayken yirmi yaşında bir oğlana aşıktım..
15 yaşındayken iki bira içip maymuna döner sonra da "ay yok bi daha bu kadar içmiiijim" derdim..
15 yaşındayken gittiğimiz barı polis basmadan önce bize haber gelirdi biz de gider bulunmaz kültür merkezi'nde  çay falan içer, şiir dinletilerine katılırdık.
15 yaşındayken şiirden falan anlamaz, o dinletilerden sıkılır beş-on kişi bir masaya kaçar birbirimize akrostij şiirler yazardık..
15 yaşındayken en sevdiğim yerlerden biri tepebaşı tüyap'ın olduğu parktı. bazen on bazen otuz kişi orada toplanır, sütlü muz likörü ile kafa olur,  uzun eşek oynardık..
15 yaşındayken uyuşturucu bağımlılığı etrafımızda dolanırken biz birbirimize "aman sakın" gibisinden öğütler verir, cristian f.'in meşhur eroin kitabını elden ele dolaştırırdık..
15 yaşındayken dersleri hiç mi hiç umursamaz, yapmak istediğim mesleği seçmek için daha küçük olduğumu düşünürdüm..
15 yaşındayken hayat çok zor diye düşünürdüm.. 
15 yaşındayken polis görünce yönümü değiştirir, o zamanın modası satanist avını bahane ederek on beş yaşındaki kızları taciz eden polisten nefret ederdim.

" Berkin Elvan 14 yaşında bakkala ekmek almaya giderken, polisin attığı gaz fişeği sonucu kafasından vuruldu. 200 günü aşkındır başını koyduğu yastıktan kalkamadı. Uyuyor.. Yoğun bakımda."

bugün Berkin'in doğum günü, Berkin bugün 15 yaşında.. hisseder mi, duyar mı bilmiyorum.. ama olmaz böyle Berkin, senin uyanman lazım.. 

her gün kaç insan ölüyor bilmiyorum şu acayip dünyada.. kaç çocuk, benim onbeşimde yaşadıklarımı; hep güzel, suratımda salak bir gülümsemeyle hatırladığım şeyleri yaşamadan, hissetmeden ölüyor her gün bilmiyorum.. hepsine de içim gidiyor.. 
ama burada bir terslik var işte.. kaza değil, suçlu belli ama cezalandırılmıyor.. iki yüz gün oldu Berkin uyanmıyor.. o annenin o babanın umudu her gün tükeniyor mu, yoksa "ölmesin sadece uyusun en azından yüzünü görebiliriz böylece" mi diyorlar içlerinden..

cümleleri bağlayamıyorum birbirine Berkin.. 

doğum günün kutlu olsun.. 
ama gözüme öyle bakma Berkin..

Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...